Foto Kaynak: Yolvemacera

Zamana ve doğaya yenik düşmeyen bir mimari mümkün müdür? Bu sorunun cevabını ararken sadece geleceğin teknolojilerine değil, geçmişin kalıntılarına da göz atmalıyız. Zira mimar ve kültürel miras uzmanı Pragya Nagar’ın da dediği gibi tarihe, sadece korunması ve hayranlık duyulması gereken kalıntılar ve anıtların ötesinde, geleneksel bilgi ve yerel uygulamaların depoları olarak bakmak gerekmektedir. Bu bilgi ve tekniğin en tipik örneklerinden biri de Delhi’de bulunan Ashoka (demir) Sütun’dur.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, şehrin güneyindeki Mehrauli semtinde 13. yüzyılın başlarında inşa edilmiş tarihi anıtlar ve binalardan oluşan Qutb Minar kompleksinin içinde, çevresindeki her şeyden daha eski bir sütun bulunmaktadır. 1600 yıldır yıkılmadan, paslanmadan duran bu sütun Kuvvet-ül İslam Camii’nin avlusuna giren ziyaretçilerin hemen dikkatini çekecektir. 7,2 metre uzunluğunda, altı ton ağırlığındaki bu görkemli demir sütunun halen nasıl ayakta kaldığı bilim adamları tarafından uzun süre araştırılmıştır.

5. yüzyıla dayanan bu olağanüstü dayanıklılığın sırrı nedir? Hindistan’ın yoğun sıcaklarının, yağışın, nemin ve geçen yüzyılların etkisiyle çoktan paslanmış, küflenmiş, yıkılıp harabeye dönmüş olması gerekirdi. Zaman ve çevresel etkenler göz önüne alındığında demirden bir yapının kaderi budur. Bunu engellemek için pas tutmayan özel boyalarla sürekli bakım yapılması gerekir, aynı Eyfel Kulesi’nde olduğu gibi. Fakat bu sütun insanlar tarafından korumak için herhangi bir müdahale olmaksızın halen hasarsız bir şekilde ayaktadır. Hatta 18. yüzyılda sütuna ateşlenen bir gülleye rağmen.

Demir Sütun’un sırrını çözmek için 1912’de hem Hindistan’daki hem de yurt dışındaki bilim insanları tarafından incelemeler başladı.Uzun yıllar süren araştırmalardan sonra Hindistan Teknoloji Enstitüsü’ndeki (IIT) uzmanlar, bu gizemi çözdüler ve cevabı 2003 yılında Current Science dergisinde yayınladılar.

Demir Sütun’un ayakta kalmasını sağlayan faktörler neler?

Araştırmaya göre; dövme demirden yapılmış olan sütunun yüksek fosfor içeriğine (yaklaşık %1) sahiptir ve modern demirden farklı olarak kükürt ve magnezyumdan yoksundur. Raporu yazan arkeometalurjist R. Balasubramaniam, bu alışılmadık bileşimin yanı sıra sütunun yüzeyinde demir, oksijen ve hidrojenden oluşan ince bir koruyucu yüzeyin oluşmasını da sağladığını belirtiyor. Bu tabaka, demirdeki yüksek fosforun varlığı ve kirecin yokluğuyla katalitik olarak oluşuyor ve böylece sütunun dayanıklılığını daha da artırıyor. Bu durumda mükemmel korozyon direncini sağlamada önemli olan belirleyici faktör, Delhi sütun demirinin yüksek fosfor içeriğidir.

Demir Sütun’un bileşenlerinin yanı sıra demirin dövme tekniği de günümüzdeki yöntemlerden farklıdır. Eski zanaatkarlar “dövme kaynağı” adı verilen bir teknik ile bu sütunu yapmışlardır. Bu teknik, demirin ısıtılıp dövülerek yüksek fosfor içeriğinin korunması anlamına geliyor ve sağlamlığı arttırıyor. 

Günümüzde sütun, Ulusal Metalurji Laboratuvarı ve Hindistan Metal Enstitüsü gibi bilimsel kuruluşların amblemi olarak kullanılıyor.

Demir Sütun’un kökeni 

Metalurjik entrikasının ötesinde, Demir Sütun’un kökeni de gizemle örtülüdür. Yaygın olarak dolaşan bir anlatı, onu Gupta İmparatorluğu’na, özellikle de Vikramaditya olarak da bilinen Chandragupta II’nin 4. ve 5. yüzyıllar civarındaki hükümdarlığına kadar götürür. Sütun, 2. Vikramaditya döneminde inşa edilmiş ve başlangıçta Orta Hindistan’daki Udayagiri’de bir Vishuu tapınağının önüne yerleştirilmişti. 13. yüzyılın başlarında ise Delhi’deki bugünkü  yerine taşınmıştır. 

Miras aktivisti ve eğitimci Vikramjit Singh Rooprai tarafından ortaya atılan bir diğer teoriye göre ise, Kral Vikramaditya’nın sarayında tanınmış bir gökbilimci olan Varāhamihira tarafından çalışmaları için yaptırılmıştır. 

Vikramjit, “Kitaplarından biri olan ‘Surya Siddhanta’, gök cisimlerinin pozisyonlarını, tutulmaları ve diğer astronomik olayları hesaplama yöntemlerini ayrıntılı olarak anlatıyor ve hesaplamalarında uzun bir sütun kullandığına inanılıyor” diyor.

Demir Sütun’un bugünkü yerine taşınması ile ilgili ise “Bu nedenle, Vidisha’dan Mihirapuri’ye (şimdiki Mehrauli) göç edip burada bir gözlemevi kurduğunda, sütunu çalışmalarında ve hesaplamalarında kullanmaya devam etmek için yanında getirmiş olma ihtimali vardır.” diyor. 

Ayrıca bazı tarihi kayıtlarda, sütunun Kutub kompleksine taşınmasından Tomar hanedanından Raja Anangpal veya önemli Müslüman yöneticiler olan İltutmuş ila Kutubdin Aybek’in sorumlu olduğu anlatılmaktadır. 

Demir Sütun, Kral Prithviraj Chauhan döneminde Chahamana hanedanlığında bir saray mensubu olan Chand Bardai tarafından kaleme alınan destansı şiirde ise  Hindu mitolojisindeki yılan kral Şeşnag’ın toynağı üzerinde Dünya’yı tutan bir çivi olarak tanımlıyordu. 

“Raso, Brahminlerin korkunç sonuçlar konusunda yaptığı uyarılara rağmen Raja Anangpal’ın bu çiviyi sökmeye nasıl çalıştığını anlatıyor. Çivi çıkarıldığında, Sheshnag’ın kanı olduğuna inanılan kırmızı bir taban ortaya çıktığında, Dünya’nın yok olmasından korkularak panik yaşandı. Anangpal hemen yeniden takılmasını emretti, ancak çivi düzgün bir şekilde sabitlenmedi ve bunun sonucunda gevşedi. Bu nedenle, Bardai bu olayın, Hintçe’de ‘gevşek’ anlamına gelen ‘dhilli’ kelimesiyle yapılan bir kelime oyunu olan Delhi için günlük dilde kullanılan ‘Dilli’ ismine ilham verdiğini öne sürüyor.” diyor Vikramjit.

Ashoka Sütun’unun günümüze ışık tutan tekniği 

Konu hakkında koruma mimarı ve kültürel miras uzmanı Pragya Nagar, yıllar içinde çevresinin yıkılıp yeniden inşa edilmesine rağmen sütunun kompleks içerisinde korunmuş olmasının dikkate değer olduğunu düşünüyor.  “Sütunun yapımında kullanılan tekniğe, sadece kadim kökenlerini kabul etmenin ötesinde, yeni bir bakış açısıyla bakarsak, metal çıkarma gibi süreçlerle ilişkili çevresel zararları göz önünde bulundurarak, sürdürülebilir malzeme alternatiflerinin geliştirilmesinde benzer yöntemlerden yararlanmanın yollarını keşfedebiliriz” diyor. Bu da bize tarihin geçmişi yansıtmanın yanında geleceğe ışık tutması gerektiğini hatırlatıyor. 

1600 yıldır ayakta duran bu sütun  hakkında bugün de bazı inanışlar var. Bir efsaneye göre, sırtınızı sütuna yaslayıp kollarınızı ona dolayarak parmaklarınızın birbirine değmesini sağlarsanız dileğiniz gerçek olurmuş. Bu gelenek, sütuna tarihi değerinin ötesinde manevi bir önem kazandırıyor. Ancak Hindistan Arkeoloji Araştırmaları Kurumu insan etkisini en aza indirmek için sütunun etrafını çitle çevirdiği için bunu denemeniz mümkün değildir.

Kaynak:

https://edition.cnn.com/travel/new-delhi-iron-pillar-india-intl-hnk/index.html

Yorum bırakın

İDDİALAR VE GERÇEKLER…

Hayatımızın birçok alanında uzun yıllar etkisi olabilecek iddiaların peşinden gidiyor gerçekleri araştırıyoruz.

~ İddialar ve Gerçekler Ekibi